"nereye bakıyorsun öyle?
- nereye baktığına bakıyorum.
nereye bakıyor?
- benim olmak istediğim yere..."
bu hikayede üç kişi var. içinde kendini göremeyen bir kişi; kendini görüp de yardım edemeyen ikinci kişi ve bir enstrümana dönüşen ağaç... -çello-
***
uyandı kuyusundan. tüm kemikleri ağrıyordu nedense... kış mevsimi benim bedenimde geçiyor sanki diye düşündü. sol tarafa dönerek kalbini ezmek istedi. işte çırpınıyor ağırlığımda dedi. ani bir hareketle yatağından kalkıp pencereye gitti, gök griydi hala ve etraf kirli bir beyaza bürünmüştü. yağan kar eskimiş bir ölümü andırıyordu. keşke yatağıma yatıp uyusam günlerce dedi. günlerce çıkmasam eski ölüm mevsiminin içinden. ruhum uçup gitse bu kuyudan, terketse... dönmese...
tüm söyledikleri boğazını yarıp dışarı çıkamıyordu. uzun zamandır sesi silinmişti yeryüzünden. tuhaf bir dilsizlikti bu, kelimeler dilinden dökülünce kendine dönmüyorlardı bir daha. ve kimseyi duymuyordu. kimsenin kelimeleri de onun duymak istediği kelimeler değildi. bu yüzden duymak istediklerinin dışındakilere sağırlaşmıştı fakat bunun farkında değildi. alışmıştı bu sessizliğe ve kimsesizliğe. baktığı pencere buharla kaplanmış, dışarısı görünmez olmuştu ama o hala bakıyordu. çok sonra farketti aslında dışarıya bakmadığını, içine bakıyordu. bu sessizlik onu ürkütyordu bazen. her geçen gün kelimeleri azalıyordu, her geçen gün sesini kaybediyordu yani. bunu tam olarak anlayabilmesi için de kaybettiği kelimelerle durumunu kavraması gerekirdi ama şartları buna el vermiyordu.
***
uyandı kuyusundan. günler geçmiş, kış hafiflemiş, bahar geç kalan bir gelin gibiydi. fakat tabiattaki bu değişim ve canlılık onun bedeninde kadar ateşli değildi. yine aynı pencerenin önüne gelip pencereyi de açarak dışarıya bakmaya başladı. neden hep böyle geçiyor günlerim? tüm gece onu dinleyip kelimelerimi kaybediyorum. o susmadıkça sesim ölüyor içimde. bir kelime var, en çok onun ölmesini, beni terkedip gitmesini istediğim... bunları düşünürken gözbebeklerinin üşüdüğünü hissetti. hiç kırpmadığı gözlerinden birkaç damla gözyaşı ardı ardına akıp gitti yanağından. pencereyi kapayıp kuyusuna döndü. eşyalarıyla yaşadığı kuyusuna... kuyunun en sakinleri, en sessizleri ama herşeyin tanığı eşyalar... bazen onlarla konuşmak isterdi, yaşadıklarının gerçekliğini ve nedenlerini sormak isterdi ama konuşacaklarından da korkardı bir yandan. içinde ansızın bir göçme hissetti, işte bir kelime daha gitti benden dedi. bitkin bedenini koltuğa bıraktı. uyumalı, giden kelimenin yeri unutkanlıkla doldurana kadar uyumalı dedi.
***
uyandı kuyusundan. tüm aklı bir kelime ve bir sesle doluydu sadece. kalbi tuhaf bir şekilde, bedeninde irileşip aşağıya doğru taşmıştı sanki. tanrım dedi, sen misin? kimin bu içimi oyup bilinmez bir genişliğe çeken güç, kimin gücü bu? üstelik bu genişliği yalnızlıktan başkasıyla dolduramazken, neden bu sonsuzluğa sığamıyorum?
güneşli bir hava vardı. kuyuda kalmak istemiyordu bugün. ormana gitti. tomurcuklarından yeryüzüne yeni sesler vermeye hazırlanan ormana. tüm orman yeni uyanmış ve esniyor gibiydi. hala hiçbir ses duymuyordu. kendi sesinin varlığını bile unutmuştu. arada etrafında dönüp, tanrım, sen misin diye içinden yineliyordu. ormanın içerlerine doğru ilerledikçe ışık azaldı. güneş burada, düşerken yüzü kırılmış bir ayna gibiydi. tüm ağaçlarda bir telaş vardı. yürüyordu, suskunluğu nasıl da sesi olmuştu varlığının. ileride bir ağaç gördü, boyu diğerlerinden çok daha kısa, çok daha farklı bir görüntüsü vardı. ona doğru yürüdükçe şaşkınlığı arttı. gölgesi yoktu bu ağacın ve kökleri de toprağın üzerindeydi. birçok kök yığını vardı, gövdesinden iriydi kökleri. üstelik diğer ağaçlarda olan uyanış ve kıpırtı onda yoktu. kuru bir ağacı andırıyordu. tuhaf bir şekilde gövdesine dokunmak istedi. kaybettiği kelimelerden birşey vardı sanki onda, bir ses, bir yaşam ama ölümden gelen diri b ir yaşam... yanına çömelip sırtını ona dayadı. yorgunluğunun geçmesini beklerken gözleri daldı.
rüyasında kaybettiği seslerin bu ormana kaçtığını ve bu ağaç tarafından toplandığını gördü. ağaç, küçük cüssesiyle gelen her sesi dallarıyla toplayıp kovuğunda biriktiriyordu. garip sesler duydu rüyasında, uzun zamandır duymadığı seslerdi bunlar. öylesine korktu; öylesine ağır geldi ki bu sesler ona ter içinde uyandı. sol ayağının, ağacın bir köküne doladığını ve orada sıkıştığını farketti. eliyle ayağını kökten kurtarmaya çalışırken ağacı devirdi. düştüğünde çıkartdığı sesi duydu ve büyük bir şok yaşadı. çok uzun zamandır duyduğu ilk ses buydu ve bu ses onda büyük bir ağrıya sebep oldu. sanki tüm orman, kalbinin üzerine düşmüş gibiydi. şaşkındı da.. bir yandan da korkuyordu, başka ses duyup o acıyı tekrar kalbinde duymaktan korkuyordu. öylece kalakalmıştı yerinde. elleri havada, yanan göz çukurlarından birkaç damla yaş ardı ardına süzüldü yanağından. gözlerini yumdu. avuçlarını sıktı ve sonra da ellerini kulaklarına tıkadı. koşarak oradan uzaklaştı.
***
uyandı kuyusundan. o günden beri, duyduğu o sesten sızlıyordu kalbi. o ilk acıyı unutmuştu fakat aklında duyduğu sesin güzelliği kalmıştı. o sesi unutamıyordu bir türlü. onu yeniden duymayı öylesine istiyordu ki, duyduğu acıyı hafife alıyordu sesin güzelliğinden. nasıl birşeydi o ses? diğer taraftan da düşen ağacın ne halde olduğunu düşünüyordu. ya bir daha ayağa kalkamadıysa? öyle ya nasıl kalkacaktı? gölgesi bile olmayan bir ağaçtı o. diğer ağaçlar yardım eder miydi aceba? kaç gün geçtiğini hatırlamıyordu ama rüyalarında hep o ağaç vardı. kuyusundan çıkıp ormana gitti yeniden. aynı kıpırtı aynı uyanış ormanda devam ediyordu. hızlı adımlarla o yöne doğru ilerledi. onu yerinde bulamama korkusu içinde büyüyordu. ya orada değilse, ya gitmişse ya götürülmüşse? adımlarını sıklaştırdı. gittikçe aynı ağaçlar, aynı gölgeler, hatta aynı kırıklar içinde toprağa düşen güneş... yok işte yok, gitmiş, götürmüşler ağacı, diye düşündü. ama yürümeye devam etti. ormanın ötesinde bir mavilik farketti. açık bir mavilik vardı ve sarı bir hava sanki... hızladın ve sonuna yaklaştıkça ormanın bittiği yerde bir deniz gördü. durdu tepede ve aşağıya baktı. ne kadar sessizdi her yer; orman, deniz, kuyu... oysa o ağaç ses vermişti ona, yeryüzünden bir işaret vermişti, hayattan... gözbebekleri yandı ve ardarda birkaç damla gözyaşı döküldü yanağından. tam dönüp giderken tepenin yamacında küçük bir karalık görür gibi oldu. eğildi, başka açı yaparak baktı. evet! orada diğer ağaçlardan kısa bir ağaç vardı. koşar adımla ona yöneldi. yaklaştıkça köklerini toprağın üzerinde gördüğünü farketti. evet, bu oydu, yer değiştirmişti, kaçmıştı belki de. nefes nefese tam dibinde durdu ağacın, gövdesine baktı, dokunmaktan korkarak; sadece baktı. etrafında bir kaç tur attıktan sonra eliyle kabuğuna dokundu. alçaktaki bir dalını okşadı. sonra kollarıyla ağacın gövdesine sarıldı. tamamen saramasa da neredeyse kucaklıyordu. yine yanına uzanıp yüzünü denize döndü. bir ara kulağını ağacın kabuğuna dayadı, ses gelmiyordu. orada uyumaktan korktu. kalkıp ağacı sallar gibi yaptı, evet sallanıyordu. durup düşündü bir süre. ondan ayrılmak istemiyordu ama nasıl yapacaktı? ağacın gövdesine sarılıp onu yerinden kaldırdı. sandığından çok daha hafifti. evet, bu benim olmalı, onu kuyuma götürmeliyim diyerek kucaklayıp yola çıktı.
kuyuya vardığında onu yatağının başucuna bıraktı. ileri geri giderek ışık alan bir yerde durması için açısını ayarladı. içinde tuhaf bir sevinç vardı. dışarıdaki baharı hissetmiş gibiydi. kuyu oldukça sessiz olmasına rağmen o buna aldırış etmiyordu. çünkü bu yaşama çoktan alışmış; güzel sesleri, kelimeleri, anlamları uzun zamandır unutmuş, varlıklarından bile haberdar değildi artık. sadece bu ağaçtan çıkan o ses ve gördüğü rüyalarla hayatında eksik birşeyler olduğunu hissediyordu. yeryüzünde olupda onda olmayan birşeylerin varlığını seziyordu. sevincin ve ağacı taşımanın verdiği yorgunlukla sessizliğinin içinde uykuya gömülüp kaldı.
***
uyandı kuyusundan. önce biraz yataktan bakındı. sonra hemen sol tarafına dönüp baş ucuna koyuduğu ağaca baktı. ilk gördüğünde kuru ve ölü bir görüntüsü vardı. bu dünyaya ait değilmiş gibi bir yanı vardı sanki. şimdi ise alt taraftaki dalları tuhaf bir şekilde iki yana düşmüştü. bitkinlikten kolları iki yana düşen insanı andırıyordu. endişe içinde yerinden kalkıp pencereyi açtı. güneş alması için yerini değiştirdi. susuz kaldığını düşünerek suladı. bunları çok hızlı yapıyordu. yanına oturdu. güneş ışıklarının gökte, bulutlarda bıraktığı izleri takip ediyordu. arada ağaca doğru dönüp gövdesini okşuyordu. bir an onun yanında ne kadar huzurlu olduğunu düşündü. ağzını oynattı, dilini çevirdi ağzının içinde ama söyleyecek birşey bulamadı. bu durum çok tuhafına gitmişti. ansızın olmuştu, ama nedenini anlayamamıştı. o anda orada birşey olsaydı sanki, eksik olan o şey, birşey olacakmış gibi hissetti kendini. bu qarip duygu içinde yine uyuya kaldı.
uyandığında ağacın daha yukardaki dallarının da iki yana düştüğünü gördü. öyle bir keder kapladı ki içini... ne güneş ne de su... ağaç, bu kuyuda yaşayamıyordu sanki. saatler sürecek kadar kısa zamanda kurumaya başlamıştı. evet, onun yeri bu kuyu değil; yaşadığı orman olmalıydı. ondan ayrılmak çok zordu ama ağacın yaşaması için onu ormana geri götürmeliydi. gökyüzündeki güneşin son izlerine baktı, kızıl bir bahar günüydü, açık pencereden içeriye dolan enfes hava onda yer etmiyordu. şiddetli kederin verdiği duygular içinde, gözbebeği üşüdü ve gözlerinden ard arda akan yaşlar yanağından aşağıya süzüldü. ağaç bu gece ormanında olmalıydı. sabaha kadar kuruyabilirdi bu kuyuda. hemen ağacı kucaklayıp ormanın yolunu tuttu. hava geceye değmeden onu ormanın girişine bıraktı. nasıl olsa o duracağı yeri bilirdi. yere bıraktıktan sonra uzun uzun gövdesine dokundu. iki kolunu açıp ona sarılıdı ve "yarın burada olacağım, lütfen seni görmeme izin ver" dedi. içinde ağır ve karanlık bir duyguyla ormandan ayrıldı.
***
kuyusundan uyandı. gece rüyasında gördüklerini hatırladı. ağacı görmüştü rüyasında. ağaç ormanın sonundaki tepeye gidiyordu ve tam deniz kıyısına bakan dik yamaçta; denize doğru duruyordu. bu ona mutluluk verdi. demek hala hayatta, onu görmeme izin verecek diye geçirdi içinden. hemen kalkıp ormana gitmeye karar verdi.
ormana vardığında şaşkındı. bazı ağaçlar çiçek açmıştı, bazılarının yaprakları ortaya çıkmıştı. ve güneşin ışıkları kırıktı ama daha sıcak değiyordu tenine. bu sıcaklığı hissedince yavaşladı, durup başını göğe kaldırdı. dalların arasından, kendine özveriyle yol bulan naif ışıkları seyretti bir süre. aceba bu ışığın bir sesi var mıydı? var ise çok güzel bir ses olmalı diye düşündü. sonra yoluna devam etti. ormanın sonuna yaklaştığında ağacını aradı gözleri. orada, en tepede küçük bir karaltı görüyordu. buna yani onu rüyasında gördüğü yerde bulmasına şaşırmamıştı. ama yanına vardığında şaşırdı. ağaç yontulmuş gibiydi sanki, onda bir farklılık vardı anlayamadığı. dokundu, gövdesini okşadı. aynı dokunuştu bu. aceba bu dokunuşun bir sesi var mı diye düşündü. bunları düşünürken bir anda sesin varlığını, bugün sesleri sorguladığını farketti. evet, ses ağaçtan duyduğu o ağrı veren şeydi. ama nasıl oluşurdu ses, nasıl meydana gelirdi? tüm ormanı devirse tüm ağaçların düşüşünü duyabilir miydi? ya da kendi ağacını devirse onu tekrar duyabilir miydi? aslında bunu çoğu kez düşünmüştü ama ağacın canının yandığını düşündüğünden buna hiç yeltenmemişti bile. ağacın dallarına baktı; hepsi eskisi gibi havadaydı. hasta ya da yorgun görünmüyordu. orman ona iyi gelmişti gerçekten. ama gövdesinde beliren bu şekil değişikliğini anlayamamıştı. üstelik diğer ağaçlarda beliren bahar, onun dallarında yoktu. soyunmuş bir ağaçtı, ne yaprağı ne çiçeği ne de tomurcuğu vardı. bilmeyen onu kuru bir ağaç zannedebilirdi. ağacının yanına oturup ona sırtını dayadı. denize daldırdı sonra gözlerini. içine su kokan havayı çekti. güneşin kırılmamış ışığının, tenini biraz yakarak ısıtmasına izin verdi. yine gözleri daldı ve ağğacın gövdesinde uyuya kaldı.
uyandığında güneş ilerlemişti. sırtında bir yanma hissetti. usulca ayağa kalktı, sırtı sıcaktan terlemişti. ağacına baktı, gözlerine inanamadı. ağaç daha fazla şekil değiştirmiş, gövdesine bir haller olmuştu. şaşkınlık içinde etrafında birkaç kez döndü. elleriyle okşadı. sertliği içine çekilmiş, pürüzü kalmamıştı. daha yumuşaktı sanki. ve gövdesinin ortasında hafif bir incelme vardı. dalları ise kısalmış, içine çekilmek ister gibi şekle bürünmüştü. aceba bu ağaç baharda böyle mi oluyor diye düşündü. belki diğerleri gibi çiçek ve yaprak açmıyor, sadece şekli değişiyordur dedi. kuyuya dönme vakti gelmişti. ama bir yandan da merak ve endişe içindeydi. ağacına sarılıp en kısa zamanda tekrar geleceğini fısıldadı. giderken sık sık dönüp ona baktı.
yatağına girdi. gözlerini kapamaktan ve rüyasında göreceklerinden korktuğunu hissetti. yorganı kafasına çekip, dışardaki tüm varlığı içine hapsetmek ve böylece olup biteni gözlemlemek istediğini farketti. ama bu mümkün değildi; bu tanrını görevi olmalıydı. o halde tüm varlığı içinden çıkarmayı düşündü. böylece onlarla birlikte endişe ve korkularından da kurtulabileceğini hissetti. ağacın düşerken çıkardığı sesi düşünmeye çalıştı. sadece o sesi yeniden hatırlamaya çalıştı. kalbinde bıraktığı izi, nasıl bir duygu olduğunu... bunları düşünürken uyuya kaldı.
***
bu sabah kuyusundan uyandığında sanki zorla uykuya mahkum edilmiş de uyanarak özgür kalmış gibi yatağından fırlayarak kalktı. bugün gitmeliyim dedi, bugün mutlaka gitmeliyim. pencereden bile bakmadan hemen yola koyuldu. ormana vardığında biraz gevşemiş ve rahatlamıştı. çimeler uzamıştı sanki, çiçek kokuları daha belirgindi. yeniden sesi düşünmeye başladı. aceba bu kokuların bir sesi var mıydı? kendileri böyle güzel kokuyorsa sesleri nasıldır kimbilir diye geçirdi içinden. doğruca tepeye gidiyordu, ilerledikçe güneşi ve baharı daha derinden hissetmeye başlamıştı bugün. etrafında dönerek, başını sağa sola çevirerek... tepeye varmadan serin bir deniz havası yüzüne ve saçlarına dokundu. bugün bir ses duymak istiyordu artık, bunu farketti. ama tepeye varmıştı ve ağacını görememişti henüz. bu onu biraz telaşlandırdı. hızlandı, sağa sola bakındı; yoktu. aşağıya baktı, denizin kıyılarına düşmüştür belki diyerek... ama yoktu. en tepeye tekrar çıktı, iri gövdeli ağaçların etrafına bakınırken orada birkaç tane kuru dal yığını gördü. yavaşça eğilip onlara dokundu. evet bu dallar onundu, ve artık onun parçası değillerdi, onun dokunuşunu vermiyorlardı ona. gözbebekleri acıyla yandı. ard arda birkaç damla yaş aktı yanaklarından. damlalar dalların üzerine düştü. dallara düşen damlalarının sesi şelale kadar güçlü bir sesi duyurdu ona. gözleri irileşti ve dudaklarını oynattı farkında olmadan. dallara dokundu, okşadı. gözlerinden birkaç damla yaş daha düştü dalların üzerine ama onları duyamadı.
orada bir süre oturdu. çok üzgündü, ne olduğunu bilmiyordu ama keder içine dağılmış bir su gibiydi. dalların yanından kalktı. kuyuya dönmeliyim artık diye düşündü. yorulduğunu hissetmişti. hiçbir yöne bakmadan doğruca yürüdü ağır adımlarla. ormanın ortasına vardığında bir inilti duydu, sürekliydi, hiç susmayan... bu sesten korkmamıştı ama neye ait olduğunu da bilmiyordu. kokunun sesi miydi, ışığın sesi mi? ağaçlar mı konuşuyordu, şaşkınlık içinde başını kaldırıp etrafa baktı. sanki tüm ağaçlar etrafında dönüyor gibiydi. elleriyle kulaklarını kapatarak etrafına bakındı. uzaktan bir inilti duymaya devam ediyordu. bu ses çok hüzünlüydü üstelik. güzel kokulara ve güneşin ışıklarına ait olamazdı. onlar daha neşeli olmalıydı çünkü. bakınırken iri gövdeli bir ağacın ardında bir karaltı farketti. eğilip baktı ve usulca ona doğru yürüdü. öylesine şaşırmıştı ki... elleri kulaklarından düşmüştü kendiliğinden. ağacıydı bu, onu köklerinden tanımıştı, çıplak ayaklı köklerinden, toprağın altına girmeyen köklerinden... gövdesi ağaç olmaktan çıkmıştı. orta kısmı iyice incelmiş, aşağısı ve yukarısı genişleyerek yassılaşmıştı. ortasında iki tane 's' şeklinde ufak delik vardı. onlara doğru eğildi ve iniltiyi oradan dinlemeye çalıştı. evet, ses oradan geliyordu. bu ses hiç susmuyordu üstelik, ilk defa bu kadar uzun süre aynı sesi duymuştu. gözbebekleri yanmaya başlayınca içindeki kederin ağırlığına dayanamadı ve oradan hızla uzaklaştı. o sırada ses kesildi. ama o hiç durmadan, hızla ormanı teketti.
***
uyandığında kuyusunun daraldığını farketti. basık ve çok daha dardı. bu karanlık ve soğuk yerde nefes almakta güçlük çekiyordu artık. ve burada herhangi bir ses duyduğunu da hatırlamıyordu. gitmeliyim bu kuyudan diye düşündü. neden bunca zaman burada kaldım ki? evet, evet gitmeliyim dedi içinden. kararlı ama yorgun bakışlarla yatağından çıktı. pencerenin kenarına gitti, artık gökyüzünü eskisi gibi göremiyordu buradan. ormana gitmeliyim dedi. ağacıma, benim için biriktirdiği sese, baharın ağacımda bana büyüttüğü o yaşama gitmeliyim...
ormanın yolunu tuttu. vardığında ayaklarını ormana çıplak bastı. çiyli çimenlerin sesini duydu ayaklarında. bu çok hoşuna gitti. ağır ağır yürüdü, tepeye doğru, orada olduğunu biliyordu. üzerinde ağırlık yapan herşeyden adım adım kurtularak... bugün birşeyden uyanmış gibiydi. ve hayatında ne çok gibi vardı, ne çok bilmeyip sürekli benzettiği birşeyler... güneş ışığının kırılmış yüzü çıplak bedenine değdiğinde, binlerce yıldır yolculuk yapan sesleri duydu ilk defa. çiçeklerin kokusu burnuna geldiğinde renklerin kokusunu duydu onlarla, sesler yoğunlaşmıştı iyice. bu kadar geniş bir huzur bahçesinin içinde dolaşmamaıştı hiç. tepeye yaklaştığında tüm vücuduna dokunan meltemi hissedince utandı. utancının sesini duydu yanaklarında. sanki herşey bir anda bu ormanda yaşamına geri dönüyordu. ondan alınan geri veriliyordu ormanın diliyle. orada ağacını gördü. ilk gördüğü ağaç değildi ama köklerinden tanıyabiliyordu onu artık. orada duruyordu, tepede yamaca dönük... yanına gitti, elleriyle gövdesini okşadı. sonra onu kalbine dayayıp bunca zaman yokluğunu hissettiği herşeyi ona dinletti. incelen beline sarılıp iyice kendi bedenine doğru çekti. başını ağacın yuvarlak kısmına koyup öylece denize karşı döndü ve gözlerini kapattı. bir süre sonra ağaç, içinden sesler çıkarmaya başladı. bugüne kadar bimeyip özlediği, varlığını bile unuttuğu tüm sesleri çıkardı. duyduğu sesler gözbebeğine batıyordu. sancılıydı, acıydı ama çok da garip bir güzelliğe sahipti. ardarda gözyaşları dökültü ağacın gövdesine. tüm sesler çıktı ağacın içinden ve onun ruhuna girdi yeniden. bir ara sesszilik oldu. kapattığı gözlerini araladı ve denize bakarken ağacın derinlerinden tüm evrenin duyacağı bir ses çıktı. bu ses onun ruhuna vardığında daha önce duyduğu tüm sesler değişmişti. tüm varlık daha derinleşmiş yoğunlaşmıştı sanki. son duyduğu sesten başka ses duyamayacağını biliyordu. bu son ses yaşamdayken duyacağı en zamansız ve geniş sesti. kalbinin bir kısrak gibi koştuğunu, tüm ormanı büyük bir hızla koşarak yeniden keşfettiğini hissediyordu. ve atın toynakları her seferinde kalbini acıtıyordu. ağacının şekil değiştirmiş gövdesine öylece sarılıp kaldı. onu bırakınca kollarının arasından toz toz olacağını hissediyordu. ağacıyla birlikte tüm varlık, tüm yeniden duyduğu sesler bir toza dönüşecekmiş gibi korkuyordu. ağacın gövdesine sımsıkı sarılıp, çalmasan da yanımda kal dedi. sen artık ruhumsun, bana tüm sesleri verensin. sesler sensiz beni terkeder. benimle kal lütfen...
gövdesi ağlayan bir insana dönüşen o ağaca sarılıp öylece kaldı.
fatma sancak
- iki gecelik bir öykü -
adam hurst - seductıon ve threshold isimli parçaların eşliğinde...
20 Aralık 2009 Pazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)